ANADOLU EFSANELERINDE HAZINELER

Yüzlerce peri masalinin, mitin, efsanenin "olmazsa olmaz" ögeleri altinlar, elmaslar, yakutlar, safirler ve zümrütler elbette Anadolu’dan geçen uygarliklarin dilinde de öyküye dönüstü; binlerce, yüzlerce yildir anlatilageldi...


TUTTUGU ALTIN OLAN MIDAS


Frigya Krali Midas, pek öyle akilli biri degildi. Bir gün, Midas’in adamlari sarayin yakinlarindaki gül bahçelerinde yasli Silenos’u buldular. Tanri Dionisos’u ararken yolunu kaybetmisti Silenos. Her zamanki gibi zil zurna sarhostu yine. Agaçlarin arasinda sizip kalmisti. Midas’in adamlari, tepeden tirnaga güllerle süslediler onu; sonra da krala götürdüler. Midas, güler yüzle karsiladi Silenos’u, tam on gün on gece agirladi. Yedikçe yedi Silenos, içtikçe içti. Sarhos oldu, sarkilar söyledi, sizdi, ayildi... Onuncu günün sonunda da Frigya krali elinden tutup tipis tipis Dionisos’un yanina götürdü onu. Dionisos, Silenos’a yeniden kavustuguna öyle sevindi öyle sevindi ki, "Midas, dile benden ne dilersen." dedi. Kral, hiç düsünmeden, "Aman Dionisos", diye cevap verdi, "Her dokundugum altin olsun; baska birsey dilemem". Tanri bu dilegini yerine getirdi onun; ama aksam olunca yemekte basina neler gelecegini düsündükçe kis kis güldü. Zavalli Midascik... Karni acikip da sofraya oturunca ne kötü bir dilekte bulunmus oldugunu anladi. Agzina her götürdügü sey altina dönüveriyordu. Ekmegi mi tuttu, al sana altin bir ekmek... Elmaya mi dokundu, iste sapsari, kaskati bir elma... 

Hemen Dionisos’a kostu Midas. Yalvardi yakardi. "Ne olursun bu büyüyü boz" diye göz yasi döktü. Dionisos, "Git de Paktolos irmaginda yikan. O zaman büyü bozulur" diye cevap verdi. Frig krali, Paktolos irmagina kostu hemen, bir güzel yikandi. Ondan sonra da sarayina dönüp tikabasa yedi içti. 

Simdi onun yikandigi irmaga bakanlar, altin kum tanecikleri görürler sularda." 


ALTIN ELMA


Peleus'la Thetis'in tanrilar yurdu Olympos'ta kutlanan dügün töreni sirasinda, kendisinin davet edilmeyisine sinirlenen Eris (Kötülük Tanriçasi), üzerinde "en güzel'e" yazili bir altin elmayi ativerir ortaya; ardindan da "en güzel"lik iddiasindaki tanriçalar arasinda bir kavgadir baslar. Olayin hakemligini üstlenen Zeus, yaptigi ön eleme sonrasinda, yarismanin sonuçlandirilmasini Idali Çoban Paris'e birakir, nedense! 

En güzel olduklarinda iddiali olan üç tanriça, Hera, Athena ve Aphrodite, Idali Çoban Paris'e giderler. Çoban Paris, Troia Krali Priamos'la Hakabe'nin küçük ogludur. Onu dogurmadan önce Kraliçe rüyasinda kötü olaylar görür: Kendi karnindan çikan azgin bir alev, bütün Troia'yi sararak yakmaktadir. Önbilicilerin kötüye yorumladigi bu kâbus sonrasinda dogan Paris, babasi Priamos'un istegiyle öldürülmek üzere Ida Dagi’na götürülür. Ama kiyamaz sari saçli Paris'e bakicisi... Onu Ida'nin issiz magaralarindan birine birakir. Önceleri bir disi ayi emzirir küçük Paris'i; daha sonra Çoban Agealos bulur onu ve kendi kulübesine götürür. Ida'nin diger çobanlarindan daha güzel olmasiyla ayrilan Paris'e sürülere çok iyi baktigi için, "Aleksandros (Koruyucu)" adini takar arkadaslari.

Çoban Paris, haberci tanri Hermes'le birlikte üç güzeli karsisinda bulunca, sasirir, dona kalir. Sanki alin yazisini bilirmisçesine, diger tanriçalarin sundugu dünya egemenligini bir kenara iterek, elinde tuttugu altin elmayi uzatir kendine "ölümlülerin en güzeli, Spartali Helen"i vaad eden tanriça Aphrodite'ye. Bu bilenen ilk güzellik yarismasidir. Ve buna tanik olur bütün Ida yasayanlari, su perilerinden orman cinlerine... 


ALTIN POST


IÖ 4. yüzyilda, Eski Yunan ülkesinde yasayan Iason adindaki delikanli, Argo adi verilen bir gemi yaptirir ve yanina 50 savasçi alarak, o zaman bilinen dünyanin ucunda yer alan Kolhis diyarina dogru yola çikar. Kolhis'te, hiç uyumayan bir yilanin basini bekledigi bir mese agacina asili bir altin post vardir ve adlarini bindikleri tekneden alan Argonotlar bunu her ne pahasina olursa olsun Kolhis krali Aietes'in elinden almaya ant içerler. Iason yönetimindeki Argo mürettebati, altin postun pesinde Kolkhis'e ulasir. Burada kral Aietes ve kizi Medea ile tanisir ve postu isterler. Aietes, bu cesur gemicilerle çarpismayi göze alamaz ve Iason'dan bir ejderi öldürmesini, burunlarindan ates saçan tunç ayakli bogalarla bir tarla sürmesini, sonra da bu tarlaya ejderhanin dislerini ekip, bu dislerden dogan canavarlarla savasmasini ister. Iason, hem altin postu istedigi hem de Medea'yi pek begendigi için bunlari kabul eder ve Afrodit’ten yardim ister. Afrodit, devreye oglu Eros’u sokar. Medea da Eros'un okuyla bir güzel vurulur ve Iason'a asik oluverir. Iason'a 'Eger beni alirsan, sana yardim ederim' der ve ona derisini silahlara karsi dayanikli yapacak bir merhem hazirlar. Iason, Medea'nin merhemi ve tavsiyeleri sayesinde bütün engelleri asmayi basarir ancak kral sözünü tutmaz. Bunun üzerine sevgililer ormana gider. 

Medea, altin postu koruyan ejderhayi sarkilarla türkülerle bir güzel uyutur ve postu gemiye götürüp, Medea'nin kardesi Absyrtos'u da alip denize açilirlar. Kral, adamlarini peslerine takar. Canavarlasan Medea, babasinin adamlarini oyalamak için kardesini öldürüp, parçalarini birer birer denize atar! Adamlar da Absyrtos'un parçalarini toplarken, Argo gemisini ellerinden kaçirirlar. Gemi Adriyatik'e dogru ilerlerken, Zeus'un gazabina ugrar. Medea, kardes kani döktügü için, bunun kefaretini ödemedikçe Yunanistan'a giremeyecegini anlar ve halasi olan büyücü Kirke’ye gider. Kirke Medea'yi lanetten arindirir ve gemi yeniden yola çikar. Yolda Phaik'larin ülkesinde mola verip evlenirler. Binbir türlü maceralar daha yasadiktan sonra nihayet Iason'un vatani olan Iolkos'a ulasirlar. Iason babasinin öldügünü ve yönetimin amcasi Pelias'a geçtigini görür. Artik entrikada sinir tanimayan Iason ve Medea, Pelias'i kizlarina öldürtürler. Ancak Pelias'in oglu tahti eline geçirip, onlari kovar. 

Iason ve Medea Korinthos’a giderler. Burada bir süre huzur içinde yasarlar, iki de çocuklari olur. Fakat Korinthos krali, Iason'u kizi Kreusa ile evlendirmek ister. Iason biraz iktidar budalaligindan biraz da Medea'dan biktigi için kabul eder bunu ve Medea'yi bosar. Medea bos durmaz tabi, kiza dügün hediyesi olarak bir giysi yollar. Kreusa giysiyi giyince, ona yardim etmek isteyen babasiyla birlikte alev alev yanar. Ama Medea bununla yetinmez, artik iyice çildirmistir. Öz çocuklarini bogar ve babalari Iason'a gösterir cesetlerini sonra da yeni maceralara yelken açar...



KASIKÇI ELMASI


1699 yilinda Istanbul'da Egrikapi çöplügünde dolasan baldiri çiplak takimindan bir adam, yuvarlak tas bulur.Bir yaymaci kasikçiya giderek üç tahta kasiga degisir. Kasikçi götürür, bu tasi bir kuyumcuya 10 akçaya satar. Kuyumcu, tasi arkadaslarindan birine gösterir; kiymetli bir elmas oldugu anlasilinca arkadasi sus payi ister. Aralarinda kavga çikar. Mesele Kuyumcubasiya akseder. Kuyumcubasi kavgacilarin eline birer kese akçe vererek tasi alir. Fakat bu sefer de olayi sadrazam Köprülüzade Fazil Ahmet Pasa duyar, tasi kendisi için satin almaya hazirlanirken, mesele Padisaha akseder. IV. Mehmet bir Hatti Hümayun ile elmasi Sarayi Hümayun’a getirtir. Egrikapi çöplügünde bulunan tas islenince meydana 48 karatlik nadide bir elmas çikar. Kuyumcubasiya, kapicibasilik rütbesiyle bir kese bahsis ihsan olunur.


MEZARLARDAN SARAYLARA TAKININ ANADOLU YOLCULUGU


Anadolu takilari, binlerce yilin içinden süzülüp gelen teknik incelikleri, detaylarda saklananderinligi ve onlarca kültürün izini süren tasarimlarinin zenginligiyle zamanin ötesine geçiyor...

Otuz bin yil önce ölümün sessizliginde dogdu takilar. Insanoglu, yanibasinda susan nefesin geri dönmeyecegini anladiginda, belki son bir kez daha onu kutsamak, gittigi yerde huzur duymasini saglamak, karanligin kötülüklerinden korumak için mezarina taslardan, boynuz ve kemiklerden, deniz kabuklarindan yapilma boncuk dizileri, bilezikler ve yüzükler koydu. 

Sonra basa çikamadigi kötülüklerden, tehlikelerden kendisini de korumak için boynunu, kollarini, ellerini, basini, ayaklarini takilarla donatti; onlari tanrilarina sundu. Bir de bakti volkanik camlara yansiyan görüntüsü, takilarla daha farkli, daha güzel... Iste dinin ötesine geçtigi o andan sonra taktiklarini bir daha hiç çikarmadi; takilarin güzelliginde kendi güzelligini buldu. Zamanin içinden sessizce geçerken onlari en parlak, en göz alici madenlerle, taslarla bezedi. 6000 yil önce bu topraklarda, Anadolu’da madenlerin en büyüleyicisini, altini isleyebilecegini kesfetti ve altin, diger tüm degerli madenler ve taslarin da önüne geçti; takilarin vazgeçilmezi oldu. Altin takilar, insanogluna her seyin, tüm dinsel amaçlarinin, güzel görünme çabalarinin ötesinde, yasadigi toplum içinde soyut konumunun somut isaretini sundu.

5000 YIL ÖNCE PARLAYAN ISIK

Degerli madenlerden taki üretimi yani kuyumculuk iste böyle basladi. Ama bin yil boyunca emekleyen kuyumculuk, gerçek bir zanaat olarak karsimiza, sasirtici güzellikteki, oya gibi islenmis takilarla M.Ö. 3. bin yilda çikti. M.Ö. 2600-2000 dönemine tarihlenen en parlak ve yetkin taki objeleri Troya, Eskiyapar ve Alacahöyük’te bulundu. Prens mezarlarinda ele geçen altin, gümüs, agat, kuvars kristali gibi degerli malzemelerden yapilan broslar, kolyeler, igne, bilezik, diadem, kemer ve elbise süsü olarak kullanilan çift altin idollerin her biri, birer sanat eseri niteligindeydi. 

Ayni döneme ait Dogu Anadolu’da Karaz, Bati Anadolu’da Beycesultan ve Semayük, Göller bölgesinde Kuruçay, Geçis bölgesinde Kusura, Demircihöyük, Polatli, Karaoglan, Konya civarinda Karahöyük, Malatya’da Aslantepe, Çukurova bölgesinde Tarsus, Islahiye bölgesinde Tilmenhöyük ve Gedikli, Güneydogu Anadolu’da Pulur, Norsuntepe ve Tepecik buluntulari, Anadolu insaninin tasarimda ve döküm islerinde daha o tarihte ulastigi ileri düzeyi anlatiyor. Troya altin takilarinda kullanilan granülasyon ve telkari teknikleri ise, daha ileri bir kuyumculuk çalismasina isaret ediyor.

Tunç çagini geride birakirken, M.Ö. 2000-1200 arasinda Anadolu’da ticaret kolonileri olusturan Asurlu tüccarlarin ilgisi de, özellikle altin, gümüs ve bakir madenleri üzerinde yogunlasti. Asurlu tüccarlar, Mezopotamya’dan getirdikleri mallarin yerine buradan degerli madenleri götürüyorlardi. Ticaretin canlandirdigi iletisim olanaklari, Anadolu’daki ilkçag zanaatkârlarina Mezopotamya kültürünü tanitti. Zanaatkârlar, yeni tanidiklari motifleri ve konulari kendi dünyalarinin anlami içinde eritip, ortak bir üslup yaratmayi basardilar.


ANADOLU’NUN BATISINDA YÜKSELEN TAKI SANATI


Hititler’in egemenligi altindaki Anadolu’dan bugüne tasinan takilar ne yazik ki çok az; yalnizca Bogazköy’de bulunan altin mühür yüzük, altin “oturan tanriça” amuleti, mezarlarda ölülerin agiz ve gözlerini kapayan, kol ve ayak bileklerine sarilan altin safihalarla, kulaklara yerlestirilen kulak tikaçlarindan ibaret... 

M.Ö. 900’den sonra degerli maden ve tas kullanilarak yaratilan takilar, eski görkemine özellikle Anadolu’nun orta ve batisinda kurulan uygarliklarda kavustu. Burada hem takilar çogaldi; hem teknik yetkinlesti. Günümüze çok fazla örnek kalmamasina karsin M.Ö. 8. yüzyilin ikinci yarisinda Orta Anadolu’da egemen olan Frigya’nin kuyumculuk sanatina en önemli katkisi, özgün bir formu olan fibulalardi. 

Antik dünyanin ticaret merkezinde oturan Bati Anadolu kentlerinin zanaatkârlari ise dogu ile batinin sanatini kendilerinde bütünlestirip, Orientalizan sentezi gerçeklestirdiler. M.Ö. 8. yüzyil sonuyla 7. yüzyil basinda özellikle dogulu motiflerin kullanildigi degerli metal ve fildisi takilar ortaya çikti. Lydia’nin baskenti Sardes, iste bu süreçte kuyumculugun isigi oldu. Kimyasal islemle ilk kez saf altinin da elde edildigi altin rafinerisinin bulundugu Sardes’da özellikle fildisi oymaciligi ve degerli ya da yari degerli taslarin da basariyla kullanildigi teknik ustalikla islenmis altin takilar ortaya çikti. 

Sonraki iki yüzyil Anadolu’nun batisinda kuyumculuk zanaatinin doruga ulastigi yüzyillar oldu. Saf ya da safa yakin ayarda altinla yapilan takilarda döküm, repousse, fligre, granülasyon gibi birçok kuyumculuk teknigi birarada kullanildi. En yetkin örnekleri, Efes Artemis Tapinagi adak çukurunda ve Usak çevresinde bulundu. Anadolu’nun ana tanriçasi ile Helenler’in anavatanindaki tapinma biçemini birlestiren ana tanriça Artemis tapimi, dönemin taki sanatini da biçimlendirdi. Evrensel, uygarligin koruyucusu, doganin yöneticisi ve arilarin kraliçesi tanriçanin üç farkli karakteri, takilarda görülen ari, hilal ve atmaca motiflerinde anlatimini buldu. Küpelerde, apliklerde, broslarda ve igne topuzlarinda ari; küpeler ve sarkaçlarda hilal; bros ve sarkaçlarda ise atmaca kullanildi daha çok. 



URARTU’NUN ZENGINLIGI


Ayni dönemde M.Ö. 900-600 arasinda merkezi Van olan Urartu kralliginin önde gelen kentleri Altintepe, Patnos, Adilcevaz ve Toprakkale’deki prens mezarlari, tapinak, saray ve depolarindan yüzyillar sonra çikan altin küpeler, agat ve amber kolyeler ve özellikle dügmeler, granülasyon tekniginin en güzel örneklerini olusturdu. Bu zor kuyumculuk tekniginin ustasi olan Urartular’in granülasyonla bezeli üç at basi biçiminde kolye basi, balik ve halka biçimi altin küpeler, uçlari ejder basli gümüs bilezikler, degerli metalleri islemede ulastiklari basariyi tüm görkemiyle ortaya koydu.

Arkaik ve klasik dönemlere ait Anadolu takilari, yalinligin içinden ustalikla çikarilan bir etkileyicilige sahiplerdi. Yaygin olarak telkari ve mineleme teknikleriyle yapilan çelenklerde bitkisel motifler, kolye ve pandantiflerde nar, mese palamudu ve hayvan baslari isliydi. Ay tanriçasinin sembolü hilal, Ön Asya kültürlerinin hepsinde oldugu gibi Anadolu’da da her yerdeydi.



PRENSLERLE RENKLENEN TAKI


M.Ö. 545’ten itibaren Pers egemenligine giren Anadolu’da bir kez daha dogu ve bati kültürü harmanlandi; takilar bu kez kendilerine Pers etkisinde bir üslup buldular. Anadolu’nun hemen her yerine yayilan dönemin takilarinin en çarpici özelligi, üzerlerindeki yari degerli taslarin ve bunlarin cam taklitlerinin kullanimlarinin çok artmis olmasiydi; takilar rengârenkti. Dönemin kuyumculuk merkezleri Sardes ve Çanakkale Bogazi üzerindeki Lampsakos’ta biçimlenen takilarda özellikle üçgen, baklava motifi ve üçgen piramit süslemeler çok kullanildi. 


HELLENISTIK DÖNEMIN GÖRKEMI


Ardindan gelen Hellenistik dönem, Anadolu’da taki sanatinin ve kuyumculuk zanaatinin doruga ulastigi dönemlerden biri oldu. Arkaik ve klasik çaglar boyunca hemen yalnizca tapinaklara adak ve mezarlara sunu olarak yapilan ve çok nadir kullanilan takilar, bu dönemde insanlarin gündelik yasamlarina girdi. Trakya’da zengin maden yataklarinin bulunmasi ve Pers hazinelerinde biriken altin ve gümüs stoklari, dünyevi zevklerin en cezbedici olanina egilimi artirdi.

Bol bol insan ve hayvan figürleri kullanilan Hellenistik dönem takilari, bol granülasyon ve filigre ile zenginlesti. Daha önemlisi Hellenistik dönem, sadece degerli metallerin ve kimi zaman da yari degerli taslarin kullanildigi takilarin yerini artik degerli taslarla bezeli mücevherlerin aldigi döneme isaret etti. Büyük Iskender’in dogu seferleriyle Anadolu’ya tasinan zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, amatist gibi degerli taslar, Hellenistik dönem takilarina yerlesti. Motiflerde de farkliliklar olustu; menadlarla eroslar, zenci tasvirleri, aslan, boga, geyik gibi hayvanlarin baslari siklikla kullanilir oldu. Dönemin “moda”si ise Herakles dügümlü takilardi...



ROMA’NIN ‘STAMPA’ VE ‘SAVAT’I


Roma döneminde Anadolu takilari, önceleri Hellenistik dönemin kuyumculuk geleneklerine bagli kaldi. Yine de takilarda inci, jasper ve camin kullanilmasi, renkli kakmaciliga baslanmasi bu döneme rastlar. Ama Romali kuyumcular, kendilerine özgü form ve teknikleri asil M.S. 200-400 arasinda yarattilar. Hellenistik dönemde kuyumculugun merkezi olan Iskenderiye ve Antakya Roma döneminde de önemini korumasina karsin, imparatorlugun baskenti de kuyumculukta bir ekol olusturmayi basardi. 

Bu dönemde altin ile degerli tas kombinasyonlarinin hem en güzel örnekleri verildi; hem de kullanimlari yayginlasti. Roma takilari, asiri karmasik ve zarif Hellenistik tarzin tersine sadelikleriyle ön plana çiktilar. Romali kuyumcular, gelistirdikleri iki yeni teknikle, stampa ve savat teknikleriyle zanaati da daha ileri bir noktaya tasidilar. Kolyelerde sikkelerin kullanilmasi, hayvan basli ve bitki motifli bileziklerin yaratilmasi da bu dönemin özelliklerindendi. 



BIZANS’IN ‘MINE’SI


Ikiye bölünen Roma Imparatorlugu’nun Anadolu topraklarindaki ardili Bizans’in taki gelenegi, sanatta egemen olan iki güçlü akimin etkisinde biçimlendi. Ilki, özellikle saray ve ileri gelen çevrelerce tutulan, kökü eski sanat geleneklerine bagli, ince, hassas, hatta bazi durumlarda Hiristiyanliga yabanci unsurlarin bile göze batmadigi görkemli, zengin ve göz kamastirici bir sanat akimi olan baskent üslubuydu. Digeri ise form güzelligine önem vermeyen, dini konulari esas alan ve sanati dinin bir anlatimi olarak kabul eden ilkel ve kuru bir sanat akimi olan eyalet üslubu... Ama her iki üslupta da çok tanrili dinlerdeki motifler Hiristiyanlikla birlikte yerlerini farkli motiflere biraktilar; çok farkli teknikler kuyumculuga egemen oldu. 

Bizans Imparatorlugu’nun ilk dönemlerinde kuyumculuk, form ve teknik olarak Roma kuyumculugunun devami niteligindeydi. Kendine özgü form, desen ve teknikler, Konstantinopolis’in kuyumculuk merkezi haline dönüstügü 6. yüzyildan sonra gelisti. Bu gelisimde Bizans imparatorlari II. Theodosius ve III. Valentinianus’un camci ve kuyumculardan vergi almamalari büyük rol oynadi. Saraya bagli biçimlenen kuyumculugun ilerlemesi için ayrica Iskenderiye ve Antakya’dan ustalar getirtilerek, bir Bizans üslubunun ortaya çikmasi saglandi. Degerli madenler, özellikle altinla birlikte degerli ve yari degerli taslarin ve organik maddelerin kullanildigi gösterisli takilarda Bizans kuyumculugunun özgün teknigi mine gelismeye basladi. 

Bizanslilar da tipki kendilerinden önceki Anadolu halklari gibi takilarini, süslenmenin ve zenginliklerini göstermenin yani sira kötülüklerden korunmak ve dindarliklarini göstermek için taktilar. Bizans takilari, Roma ve Hellenistik dönemin geleneklerinin Hiristiyanlikla harmanlandigi özgün ürünler olarak hem Bati’yi hem de kendilerinden sonra Anadolu’da yasayan Selçuklu ve Osmanli kuyumculugunu etkilediler.



TÜRKMEN TAKILARIYLA GELEN ÖZGÜNLÜK


Ama takinin Anadolu’daki yolculugu sirasinda edindigi farkli üsluplar arasinda en özgün olani, bu topraklara Selçuklularla birlikte gelen Türkmen boylarinin getirdigi üsluptu. Orta Asya kökenli Türkmen taki gelenegi, kökleri çok eskilere dayali bilinmedik sirlarla dolu, çok ince bir sanata dayaniyordu. Geleneksel teknolojinin basit araçlariyla üretilen takilara degerli taslarin yerlestirilme biçimi, kullanilan geometrik formlar, Türkmen taki geleneginin özgünlügünü yansitiyordu. Her birinin etnolojik olarak farkli anlamlari olan, takinin üstüne konulan selpeli guppa, alina takilan manlaylik, saça takilan selpeler, dügmeler, boyuna takilan igneler, gargiliklar, boncuklar, gögüse takilan çesitli büyüklükteki gülyakalar, tumarlar, yine gögüse takilan selpeler, alkim çengekler, ses çikaran dügmeler, kollara takilan bilezikler, yüzükler, kaftana takilan çarpazlar, saça takilan tokalar...

Türkmen takilari, eski savasçilarin demirden giysilerini de hatirlatiyordu. Kubbe seklindeki gümüs “gupha”, tahiye kenarlarindaki yanaklara kadar inen gümüs askilari ile “çekkelik” ve ense tarafindaki aski ile “yeginlik” askeri bir sapkaya benziyordu. Genis gögüs süsleri “gülyaka”, “dagdun” ve “blukuv”, gümüs “apbaslar” ile askerlerin gögüs zirhlarini andiriyordu. 

Selçuklu döneminde altin ve gümüs takilar daha çok Konya ve Alaiye’de yapildi. Islamiyet’in getirdigi sinirlamalar çerçevesinde altin takilar hemen neredeyse kadinlarla sinirli kaldi. Ama hediye verme geleneginin yerlesmesiyle birlikte degerli madenlerden üretilen objelerin yapimi bu dönemde hiz kazandi. 



ANADOLU TAKI GELENEGININ DORUGU: OSMANLILAR


Osmanli Imparatorlugu dönemine kadar Anadolu’da her türlü degerli maden, degerli tas ve süsleme teknikleri denenmis; çesitli formlar gelistirilmisti. Osmanlilar, bin yillarca süren istilalar ve göçlerle biçimlenen son derece zengin bir taki gelenegi mirasini devraldilar. Yapabilecekleri tek bir sey kalmisti; taki sanatini doruguna ulastirmak. Onlar da bunu yaptilar. 

Osmanli Imparatorlugu’nun gücü artarken kuyumculuk zanaatinin önemi de giderek artti. Osmanli kuyumculugu, miras aldigi tarihi kültürel zenginlikle birlikte Imparatorlugun yayildigi genis cografyanin birikimlerini de yansitti. Payitaht Istanbul’un disinda Trabzon, Samsun, Sivas, Van, Erzurum, Erzincan, Gümüshane, Bitlis, Kula, Eskisehir, Diyarbakir, Mardin, Midyat, Sam, Halep, Kibris, Prizren gibi yerlerde de degerli madenler farkli tekniklerle islendi.

Bol bol insan ve hayvan figürleri kullanilan Hellenistik dönem takilari, bol granülasyon ve filigre ile zenginlesti. Daha önemlisi Hellenistik dönem, sadece degerli metallerin ve kimi zaman da yari degerli taslarin kullanildigi takilarin yerini artik degerli taslarla bezeli mücevherlerin aldigi döneme isaret etti. Büyük Iskender’in dogu seferleriyle Anadolu’ya tasinan zümrüt, yakut, agat, aquamarin, grena, karneol, sard, plasma, amatist gibi degerli taslar, Hellenistik dönem takilarina yerlesti. yayilmasiyla birlikte dogudan gelen Herat ve erken Safevi üslubunun etkisiyle sark motifleri ve 18. yüzyildan sonra ise Batili tarzda gemi, fiyonk, arma türü motifler belirginlik kazandi.

Ilk dönemlerde daha sade olan takilar, sonralari giyimin ayrilmaz bir parçasi haline dönüstü ve giderek daha gösterisli olmaya basladi. Sorguç, istefan, zülüflük, enselik, saç bagi, gerdanlik, igne, çelenk, küpe, bilezik, yüzük, zehgir, mühür, nisan, halhal, pazubent, dügme, çaprast, zincir, saat, köstek, kemer, kemer tokasi gibi takilar, en çok tercih edilen parçalardi. Osmanli’da degerli maden ve taslar, yalniz takilarda da kullanilmazdi. Kur’an kabi, aski, kiliç, hançer, gaddare, gürz, tüfek, tesbih, bardak, matara, kase, serbetlik, masrapa, zarf, kutu, sandik, samdan, buhurdan, gülabdan, kasik, nargile, yazi takimi, yelpaze, ayna, tarak, kamçi, sadak, Kabe armaganlari gibi esyalarin süslenmesinde de kullanilirdi. Altin, gümüs ve degerli taslar kullanilarak yapilan taht, besik, örtü, kaftan, zirh, at kosum takimi gibi büyük parçalar ise özellikle Osmanli Imparatorlugu’nun gücünü simgeliyordu.

Balkanlardan ve Iran’dan getirtilen kuyumcu ustalari ile Türk ustalarin yanina geç dönemlerde katilan Ermeni ustalarin kakma, çalma, oyma, savat, telkari, hasir, mihlama gibi tekniklerle çalistiklari Osmanli takilarinin en önemli özelligi, Imparatorlugun çogulcu yapisini yansitan çesitliligiydi. Çok degisik parçalarin yan yana kullanilmasi bir yana farkli tarza sahip, karsit renklerin de büyük bir uyumla kullanildigi takilar, Osmanli Imparatorlugu’nun özgünlügünü yaratiyordu. 

Türkiye kuyumculugunun gelecegi, bugün iste Anadolu’nun bu görkemli taki geleneginin üzerinde biçimleniyor. Binlerce yilin içinden süzülüp gelen kuyum tekniklerinin incelikleri, detaylarda saklanan derinlik, birbirinin içinden geçerken baskalasan kültürlerin izlerini süren tasarimlarin zenginligi, bu topraklarda yetisen kuyumculara miras. Anadolu takilarinin mezar odalarindan saraylara yaptigi yolculugu simdi onlar sürdürüyor...



ANADOLU’DA BASLAYAN BIR ÖYKÜ: SIKKE


Sikke, her tür malla özdeslesebilen paranin yarattigi karmasayi ortadan kaldirdi. Tarihte ilk sikkeler, Lidya’da altin-gümüs alasimi olan dogal elektrumdan yapilmisti ve bakla biçimindeydiler.

Para, hep vardi. Bazen bir tavuk, birkaç avuç bugday, kilden yapilmis bir kap, bir öküz ... ama hep vardi. Bazen tasimak zordu, bazen korumak, bazen de parçalara ayirmak... Sonra en kolay bölünebilir, tasinabilir ve korunabilir olanin madenler oldugunu düsündü biri... Madenler, para oldu... Sonra en degerliler, yani en az bulunanlar, en az bozulanlar, yani altin ve gümüs... Ufak gümüs parçalari, kirilmis gümüs takilar, altin parçalari... Antik Ege dünyasinda ufacik, 8,5 gram gelen bir parça çubuk ya da yüzük, bir öküze bedeldi. Hatta Latince’deki para kelimesi, “pecunia”, hayvan anlamina gelen “pecus”tan türemisti iste... Sonra Asurlular, bütün bu ortada dolasan sekilsiz parçalara üstünden bastirdilar, altindan bastirdilar, kenarlarini yuvarladilar, bir sekil verdiler; onlar artik disk biçimindeydi. Üstüne krallarinin adini yazdilar: Barrekub... Ama bütün bu kesmekese asil noktayi Lidyalilar koydu. Onlar, sikkeyi yarattilar...

Sikke, “agirligi ayarlanmis, kendisini darbedip tedavüle çikaran ve üzerinde istendiginde tekrar geri almayi taahhüt eden yetkili idarenin ya da devletin arma veya isaretini tasiyan, yuvarlak, ufak bir metal parçasi”ydi. Paradan ne farki mi vardi? Sikke, her tür malla özdeslesebilen paranin yarattigi karmasayi ortadan kaldirdi; alisverislerde standartlasmayi yaratti. Kisaca her sikke, paraydi; ama her para sikke degildi.

Tarihte ilk sikkeler, Lidya’da altin-gümüs alasimi olan dogal elektrumdan yapilmisti ve bakla biçimindeydiler. Ilk zamanlar düz, sonra çizgili, sonra resimli sikkeler, Krezus döneminde saf altindan da basilmaya basladi. 

Önceleri çubuk halinde dökülen altindan kesilen sikke pullari, daha sonra altinin eritilerek yuvarlak sig kaliplara dökülmesiyle elde edildi. Sikkenin kalibi örs üzerine ters ve iç bükey olarak kazinan ön yüz kalibiydi. Altin pul, örs üzerindeki kaliba konduktan sonra, istampa tam pulun üzerine getirilir; çekiçle vurularak, kaliptaki resmin pula dis bükey olarak çikmasi saglanirdi. 

Sonralari istampanin alt yüzü de arka yüz kalibi olarak hazirlandi ve sikke pulunun her iki yüzüne de resim çikmasi saglandi. Antik dünyada bir kaliptan yaklasik 15 bin sikke basilabiliyordu. 

Bati Anadolu’da Lidyalilar tarafindan M.Ö. 7. yüzyilin ikinci yarisinda icat edilen sikke, çok kisa bir süre içinde bütün Ege ve Bati Akdeniz’e yayildi. Aristokrat kesim tarafindan basilan ilk sikkeler, aslinda gündelik ticaretten çok askerlerin maaslarinin ödenmesi için kullanildi. 

Sikkeyi icat eden Lidyalilardi; ama ona gerçek kimligini ve kullanim biçimini kazandiran Grek kültürünün etkisinde gelisen Bati Anadolu’daki Ionya kent devletleri oldu. Bu yüzden de neredeyse bütün arkaik, klasik ve helenistik çaglarda Cebelitarik Bogazi’ndan Kuzeybati Hindistan’a kadar tüm Akdeniz dünyasinda kullanilan çesitli sikkeler “Grek sikkeleri” olarak tanindi. Elbette bu kadar genis bir alanda basilan sikkeler, birbirinin ayni degildi. Basim teknigi ve sekilleri benzese de her siyasal toplum kendi sikkelerini basti. Sikkenin üzerinde basildigi yörenin, halkin, tanrilarinin figürleri veya bitki ve hayvan resimleri yer alirdi. Bununla da bitmezdi. Sikkelerin üzerinde o halkin veya hükümdarin adi, sikke basimindan sorumlu memurun adi, sikke tipini açiklayici bilgi, kalipçisinin adi, tarih ve birimi de yazardi. Geçmisin sikkelerine baktigimizda bugün o sikkenin ait oldugu toplumun kültürünü, dinsel, askeri ve sosyal yapisini, hatta o sikkeyi basan devlet, toplum veya kisilerin özelliklerini de görebilmemiz bu yüzden.

Anadolu topraklarindaki arkeolojik kazilarda bulunan sikkelerin çesitliligi, burada egemenlik kuran devletlerin çesitliligine isik tutarken, sikkelerde meydana gelen farkliliklar da üretim teknolojisindeki degisimleri anlatiyor. Örnegin Sasaniler döneminde 220 yilindan sonra Iran’da kullanilan ince kalip, Bizans’ta da benimsendi. Ince kaliplarla hem daha ince paralarin yapilmasi hem de bunlarin üstündeki kabartmalarin daha alçak tutulmasi mümkün oldu. Bu yöntem, Bizans araciligi ile Avrupa ülkelerine de geçti ve oralarda da benimsendi. 

Anadolu Selçuklu devleti döneminde Bizans ve Islam ülkelerine ait sikkeler Anadolu’da geçiyordu. Ancak elbette Selçuklular, siyasi ve ekonomik yükselisleriyle birlikte kendi altin ve gümüs sikkelerini yarattilar. Bu dönemde ilk altin sikke, II. Izzeddin Kiliçarslan zamaninda basildi. Ayarlarinin yüksekligi nedeniyle yabanci ülkelerde aranan Anadolu dinar ve dirhemlerinin, Beylikler Dönemi’nde yurt disina çikarilmasi yasaklandi. 

12.,13. ve 14. yüzyillarda Anadolu’da egemen olan Türkmen devletleri kendilerine ait sikkeler darp ettikleri gibi, beyler arasinda yapilan anlasmalara göre bazen birinin, digerinin üstünlügünü kabul ettigini göstermek için, bazen de paralari her iki ülkede geçsin diye ortak sikkeler de kestirdiler. Böyle ortak üretilen sikkelerde bir yüz bir devlete, diger yüz diger devlete aitti. Selçuklu-Eyyübi, Selçuklu-Ermeni, Artuklu-Selçuklu, Artuklu-Eyyübi, Cezire Atabeki-Selçuklu, Artuklu-Selçuklu-Eyyübi, Zengi-Eyyübi ve Osmanli-Saruhanoglu devletlerine ait ortak sikkeler belli sürelerde egemen oldular, kullanildilar. 

Osmanlilar’da ise sikkenin adi degisti; akçe oldu. Aslinda ilk Osmanli gümüs akçesinin 1326 yilinda Orhan Gazi adina basildigi kabul edilmesine karsin, babasi Osman Gazi döneminde basilmis bir parçanin bulunmasi bu yaygin kaniyi degistirdi. Akçe, Osmanlilar’in para birimi olarak 15. yüzyila kadar degerinden hiçbir sey kaybetmeden geldi. Önceleri akçelerini Anadolu’daki Ilhanli baskisi yüzünden Ilhanli tarzinda bastiran Orhan Gazi, Vali Timurtas’in ölümünün ardindan sadece kendi adinin ve kisa bir duanin bulundugu farkli bir tarzda kestirmeye basladi. 

Uzun dua cümlelerine rastlanmayan Osmanli sikkelerinde sultanin ve babasinin adi, darphanenin adi ve darp tarihi rakamla yazilmis olarak bulunur. Bir de “Mülkü devamli olsun” ya da “ Yardimi aziz olsun” gibi kisa dualar yer alir. Darp yeri, ilk kez Orhan Gazi Bursa’yi aldiktan sonra yazilmaya baslandi. 

I. Murad zamaninda akçelerin yani sira mangir denen bakir sikkeler de piyasaya çikti. Daha çok yöresel kullanim için ve akçenin alt birimi olarak darbedilen mangirlar, çok çesitli ve zengin süsleme motifleriyle Osmanli sikkelerinin belki de en özgün örneklerini olusturdular. 

Anadolu’da kaosun egemen oldugu Fetret Devri’nde Yildirim Beyazid’in ogullarindan Emir Süleyman’in sikkelerinde sultanin ve babasinin isimleri birarada nakis gibi islendi akçelerin üzerine ve Osmanli’ya özgü tugra, ilk kez kullanildi.

Sultani olarak bilinen ilk Osmanli altinini ise Fatih Sultan Mehmed 1447’de bastirdi. 1625’te alinan “tashih-i sikke” kararindan sonra kurus, 1640’ta da para adi verilen metal paralar basildi. 1687’de ise sikkelerin hepsine darphane damgasi vurulmasi kararlastirildi. 

18. yüzyilin basinda Osmanli devletinde cedid, islambol, serifi gibi yerli altin paralarin yani sira, yaldiz, frengi, esedi, zolata, abbasi, tümen gibi yabanci altin ve gümüs paralar da piyasadaydi. 18. yüzyilin ikinci yarisinda “zer-i mahsub” serisi altin, ikilik, üçlük, beslik ve onluklar çikartilirken, paralarin üzerine “duribe fi Konstantiniye” yerine “duribe fi Islambol” ifadesi yazildi. 

II. Mahmud, son yillarinda Osmanli sikkelerinin basimi ve birimleri konusunda köklü yenilikler gerçeklestirdi. Abdülmecid ise 1840’ta çikardigi bir fermanla bütün metal paralarin yenilenmesini istedi. Darphane’de sarkaç sistemine geçilirken, 22 ayar yüzlük serisi altin ve gümüs Mecidiyeler çikarildi. Bakir sikkeler de 5, 10, 20 ve 40 para olarak basildi. 1863 yilinda Osmanli Bankasi’na banknot çikarma yetkisi verildi. 

Imparatorlugun son döneminde, 26 Mart 1916’da çikarilan Tevhid-i Meskukat Kanunu’yla Osmanli metal paralari altin, gümüs ve nikel olarak belirlendi. 

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yillarinda ise yine Osmanli metal paralari sürümdeydi. Ancak 1924 ve 1925’te çikarilan yasalarla altin ve gümüs para sistemine son verildi; ve sikke tarihe karisti...